Gündem Dışı Bir Tweetten Güncel Çıkarımlar

Pamir Panya*

Geçtiğimiz günlerde ilahiyatçı yazar Cemil Kılıç, en çok bilinen dinî müzik formlarından biri olan Tekbir’in[1] bestesiyle ilgili yazdığı tweet dizisi ile ufak çaplı da olsa bir tartışma ortamı yaratmıştı. Hatta ilgililerince gündem içinde yeni bir gündem yaratıldı diyebiliriz. Cemil Kılıç söz konusu tweet içeriğinde, Itri’nin (ö.1711) bu bestesinin bir Bizans ilahisiyle melodilerinin aynı olduğu, daha sonraki tweetlerinde ise bestecinin “esir tüccarı” olduğu yönünde ciddi iddialarda bulunmuştu.

Fakat belki de Cemil Kılıç’ın kişisel iddialarından daha önemlisi, Osmanlı şehir müziği camiası içinden açıklamaya karşı yükselen tepkilerdi. Bu da bize iddiaların çok daha derin bazı konulara işaret ettiğini göstermektedir. Bu konular, İslam’da müziğin algılanışı, İslam dinî otoritelerinin geçmişte ve günümüzde bu konudaki tutumları, toplumsal kesimlerin İslami eksende müziği algılayışları gibi çok çeşitli başlıklar halinde sıralanabilir. Buradan hareketle öncelikle belirtmek gerekir ki tartışılan mesele yeni bir mesele değildir. Meselenin müzikle ilgili kısmı da kökü İslam’da müziğin helal veya haram olup olmaması tartışmasına kadar geri götürülebilir.[2] Daha doğru ifade etmek gerekirse, İslam’ın ve inananlarının müziğe yaklaşımının ne doğrultuda olduğuna dair fikir birliğine varılarak net bir şey söylenememesi şimdiki kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Tarihin herhangi bir kesitinde ve herhangi bir toplumsal kesime göre bu sorunun cevabı değişmektedir. Bu yüzden konu, sadece tweette dile getirilen söylem ele alınarak anlaşılmayacak kadar tarihsel ve toplumsal derinliği olan bir meseledir. Hatta burada yalnızca kişisel olarak tweet sahibinin iddiasını tartışmaya sıra gelmeyecek kadar da uzun soluklu ve geniştir. 

Kitabi İslam[3] bakış açısını merkeze alan görüşlerde müziğe her zaman mesafeli durulmuştur (Turan, 1999, s.76). Bu bakış açısını merkeze alan medrese zümresi içerisinden müziğe ilgi duyanlar da yine çeşitli Sufi zümrelerle bağlantıları bulunan kişilerdir. Din yetkesini elinde bulunduran medrese çıkışlı yetkili sınıfın – burada genellikle ulema kastedilir – “düzenleyici” yetkisi bazı yaptırımları da beraberinde getirmiştir. Bu sebeple Osmanlı döneminde müziği ritüellerinin ayrılmaz bir parçası olarak kullanan tarikatlar, müzikle iç içe geçmiş hemen her ritüelin ve bunların doktrin tabanını oluşturan düşünce ve estetik yorumlarının girift yapıları yüzünden küçük ya da büyük çaplı takibatlara uğratılmış ve çeşitli yaptırımlara muhatap edilmişlerdir (Anadolu sahasındaki Alevi-Bektaşi, Kadiri, Rufai, Halveti ve Mevlevi vb. gibi dinî zümrelerin müzik ve ritüel pratikleri gibi). Elbette bu takibatların ana belirleyici nedeni müzik olmamakla birlikte, tarikatların müzik pratikleri de doğrudan ya da dolaylı şekilde etkilenmiştir. Burada demek istenilen, arka planda yatan düşüncenin müzik üzerinden de yaptırımlar aracılığı ile ifade bulmasıdır. Konuya dair en bilindik ve çok boyutlu örneklerden biri Sivasiler-Kadızadeliler çekişmesidir.[4] Ahmet Yaşar Ocak’ın bu çekişmenin adeta bir savaşa dönüştüğünü ifade etmesi, meselenin çok boyutlu olduğunun anlaşılması açısından iyi bir örnektir (Ocak, 2013, s.62). Bu konuyla ilgili unutulmaması gereken husus, meselenin tarihsel süreç ve süreklilik göz önüne alınarak ele alınması gerekliliğidir.

Cemil Kılıç ilgili tweetinde Itri’nin bestesi olan Tekbir’in bir Bizans müziği örneği olan Fos İlarion ilahisinden kopyalandığını iddia etmektedir. Bizans müziği hocası ve Yeniköy Panayia Kilisesi baş mugannisi olan Hristos Psomiadis’le yaptığım görüşmede kendisi bunun mümkün olmadığını ve sözü geçen kilise ilahisinin, Itri’nin yaşadığı dönemden çok sonra, “geleneksel” Bizans müziği çizgisinin dışında polifonik olarak bestelendiğini belirterek, daha sonra mugannilerin belki iradi bir telkinle belki de doğal bir yönelimle ilahiyi “geleneksel” Bizans müziği çizgisine çekerek icra ettiklerini ifade etmiştir.[5] Psomiadis, aynı zamanda ilahinin icrasının da notasının da tekbirin bestesine benzemediğini belirtmiştir.[6] Neyzen Kudsi Ergüner de sosyal medya hesabı üzerinden öğrencisi olan Giannis Koutis’ten almış olduğunu ifade ettiği bilgiye göre Fos İlarion ilahisinin günümüz nota biçimiyle yazılmış örneğini de paylaşarak, ilahinin yukarıda ifade edilen diğer görüşten farklı olarak dördüncü yüzyılın[7] ikinci yarısında yaşamış olan Ayas Doksis’e atfeder. Eserin notaya alınış tarihi olarak ise Itri’den bir yüzyıl sonrasını ve notaya alan kişi olarak da İstanbul Patrikhanesi arşivcisi Chourmouzios’u gösterir. Her iki örnekte de eserin “Hüzzam makamına benzer” bir ses dizgesine sahip olduğu belirtilmektedir. Başka görüşlerin var olup olmadığı bu yazının kapsamı dışındadır, fakat bu farklı görüşler bile konuyla ilgili görünürde tarihsel açıdan bir belirsizlik olduğunu göstermektedir. Tekbir’in Itri’ye atfedilen bestesiyle ilgili Bizans müziği benzeşimi kaynaklı olmayan farklı bir görüş de vardır. Suphi Ezgi eserin teknik açıdan Hatip Zakiri Hasan Efendi’nin eserlerine benzediğini, bu sebeple onun olduğunu iddia etmiştir. Bu görüş genel kabul görmemekle birlikte bazı kesimler tarafından göz ardı da edilmemektedir.

Tekbir’in bir Bizans müziği örneğiyle ilişkilendirilmesiyle ilgili tartışma, daha önce benzer iddiaları ortaya atan kişilerin Osmanlı ve Bizans müziği benzeşimi üzerine olan söylemleriyle benzerlik göstermektedir. Hatta söz konusu iddialarda benzeşmeden daha çok doğrudan bir özdeşleşmeye gidilmektedir.

Genellikle konuyla ilgili iddia sahipleri olan ilahiyat mensupları[8] tarafından benzer söylemler daha önce de ortaya atılmıştır.[9] Fakat bu tartışmaları ezber olduğu üzere sadece “Kitabi İslam” zümrelerinin bir tepkisi olarak okumak konuyu dar bir kapsama hapsetmek demektir. Elbette sözü edilen zümrelerin tarihte bazı dinî müzik formlarının içeriklerine[10] göre konumlanışları ve karşı yorumları olmakla birlikte, günümüzde Tekbir’in icrası, anlamı ve bağlamı dolayısıyla hemen her kesim tarafından kabul görmüştür. Itri’ye atfedilen Tekbir bestesi tüm Türkiye sahasında “popülerleşerek” dinî müzik başlığı altında hem tekke müziği hem de cami müziği içerisinde kendine yer bulmuş ve dinsel hayatın neredeyse tamamına yayılmıştır.[11] Bu sebeple tweet sahibinin bu iddiası ve daha önce ortaya atılmış olan diğer iddialar “tabu” olarak nitelendirebileceğimiz başka bir konuya girmemizi zorunlu kılmaktadır. Tekbir’in bir Bizans müziği örneğiyle ilişkilendirilmesiyle ilgili tartışma, daha önce benzer iddiaları ortaya atan kişilerin Osmanlı ve Bizans müziği benzeşimi üzerine olan söylemleriyle benzerlik göstermektedir. Hatta söz konusu iddialarda benzeşmeden daha çok doğrudan bir özdeşleşmeye gidilmektedir. Bu da genellikle Osmanlı şehir müziğinin “Kilise müziğinden bozma müzik” ya da doğrudan “Kilise müziği” olduğu söylemi aracılığıyla Bizans müziğiyle özdeşleştirilmesiyle ilişkilidir. Daha önce Ziya Gökalp’ın ve onun düşüncelerini benimseyenlerin Osmanlı müziğini “Bizans/Arap/Fars müziği sentezi” olarak nitelendirdiği bilinmektedir. Fakat belirtmek gerekir ki Gökalp’ın düşüncesi tweet sahibiyle veya onunla benzer düşüncelerde olanlarla aynı eksende değildir. Gökalp’ın düşüncesi dönemin uluslaşma politikası eksenindedir; sözünü ettiği müziğin Osmanlı köklerine atıf yaparak pejoratif bir tavır takınmaktadır. Bugün, Osmanlı şehir müziğinin tamamen Bizans müziğinden etkilenmiş olduğu ya da tam tersi Bizans müziğinin Osmanlı müziğinden etkilenmiş olduğu tartışmaları sürmektedir.[12] Bu görüşlerin birbirine denk mukavemette sürmesinin sebebi de yazılı kaynakların konuyla ilgili yeteri kadar tarihsel veri sağlamamasıdır. Fakat kabul gören en yaygın görüş her iki müzik kültürünün de birbirini etkilemiş olduğudur. Bu hem teori yani nazariyat hem de pratik açısından etkilenmeler olsun, su götürmez bir gerçektir. Fakat benzer iddialara sahip olanlar bu “kesin bilemeyiş ve kavrayamayış” nedeniyle söylemlerini varsayımlar üzerinden üretmektedirler. Durum hem Osmanlı müziği hem de Bizans müziği “savunucuları” açısından aynıdır. Söz gelimi “Osmanlı müziği Bizans müziği köklerinden doğmuştur.” ya da “Bizans müziği Osmanlı müziği etkisinde kalarak sonrasında da dönüşerek günümüze güncel icra biçimiyle ulaşmıştır.” gibi farklı yorumlar yapılabilir. Bu tartışmayı genel olarak iki başlık altında ele alabiliriz: Birincisi ses ve perde sistemleri açısından, ikincisi de pratik ve stil açısından. Şüphesiz birincisi bizi kronolojik, ikincisi ise tematik bir bakış açısına sürükleyecektir. Bizans ve Osmanlı müziği benzeşimi üzerine mutlaka söylenecek çok şey var fakat “köken” tartışması ancak tarihsel müzikoloji alanında çalışanlarca sonuca kavuşturulabilir.

Buradaki iddiaların Osmanlı şehir müziği kültürü ve onun alt kollarından biri olan dinî müzik üzerinden yapılıyor olmasını görünürde geçmişten günümüze intikal eden hiziplerin hesaplaşması, daha derinde ise günümüz Türkiye’sinin değişen sosyo-kültürel koşullarının sonucu olarak dinî otorite üzerindeki hegemonya mücadelesi olarak görmek gerekir. Bu tweet de bize dinsel hayat üzerinden müzik aracılığıyla bir otorite mücadelesinin varlığını, bazı kesimlerin ana akım İslam anlayışı ve yorumları üstünde hakimiyet kurma kaygısını göstermektedir.

Konuya yaklaşımları sebebiyle, Osmanlı şehir müziğini bir kimlik göstergesi olarak benimseyen “mûsikîşinaslar” tarafından çokça eleştirilen sözü edilen ilahiyatçılar – üçüncü dipnot unutulmamalıdır -, özcü-genellemeci (essentialist) yaklaşımlarından dolayı Osmanlı şehir müziğinin içinden geçtiği tarihsel süreci göz ardı etmektedirler. Özcü yaklaşıma göre ortak bir köken varsayımı yapılan kimliğin, bir özü ve çıkış noktasının olduğu varsayılır (Erol, 2018, s.24). Bu ön kabule dayanılarak Osmanlı şehir müziği, meşru olarak kabul edilmemekte ve bu müzik kültürüne bağlı olan dinî müzik de bid’at[13] sayılmaktadır. Bu sebeple de benzer özcü yaklaşımları benimseyenler “İslam’ın özünü korumak” kaygısıyla savunmacı ve reddiyeci bir tavır sergilemektedirler. Bu tavır da teolojide apolojetik[14] olarak ifade edilir. Bu sayede Osmanlı şehir müziğinin inşası ve ürünlerinin imalinin tarihsel süreci tartışmaya yer bırakılmayacak şekilde göz ardı edilmektedir. Belki de en başta söylenmesi gerekeni burada belirtmek gerekir ki, sözü edilen kesimin Osmanlı şehir müziği üzerine olan dışlayıcı söylemi aslında tüm müzik kültürleri, türleri ve ürünleri üzerine genel görüşünün bir yansımasıdır. Yani aslında özellikle Osmanlı şehir müziğine karşı alınmış bir tavır söz konusu değildir. Buradaki iddianın/iddiaların bu müzik kültürü üzerinden ve onun alt kollarından biri olan dinî müzik üzerinden yapılıyor olmasını görünürde geçmişten günümüze intikal eden hiziplerin hesaplaşması, daha derinde ise günümüz Türkiye’sinin değişen sosyo-kültürel koşullarının sonucu olarak dinî otorite üzerindeki hegemonya mücadelesi olarak görmek gerekir. Bu tweet de bize dinsel hayat üzerinden müzik aracılığıyla bir otorite mücadelesinin varlığını, bazı kesimlerin ana akım İslam anlayışı ve yorumları üstünde hakimiyet kurma kaygısını göstermektedir. Fakat buradaki değişen sosyo-kültürel koşullar, ezber olduğu üzere tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 tarihi milat alınarak değil, Osmanlı döneminden hatta daha önceki dönemlerden bugüne kadar gelen dinamik süreci ifade etmektedir. Nitekim Ahmet Karamustafa buna benzer sürtüşmelerin Sufi cemaatlerin ortaya çıkmaya başladığı ilk dönemlerde dahi bulunduğunu belirtmektedir (Karamustafa, 2017, s.215). Ahmet Yaşar Ocak da medrese ve tekke İslam’ının bir rekabet alanı oluşturduğunu, bunun da daha çok toplumsal ve siyasi kriz zamanlarında had safhaya ulaştığını belirterek hemen her dönemde bu mücadelenin sürdüğünü belirtmektedir (Ocak, 2013, s.62-s.65).

Yazı sahibinin Itri ile ilgili ortaya attığı diğer bir iddia ise belki de Türk müzikolojisindeki en önemli sorunlardan birini aklımıza getirmektedir. O sorun da besteci biyografileri ile ilgili olan sorundur. Itri, bugün kimilerince Osmanlı müziğinin en büyük bestecisi, kimilerince de en büyük birkaç bestecisinden biri olarak tanımlanmaktadır. Kendisinin “esirciler kethüdalığı” ile ilgili göreviyle alakalı malumata ilgililerince pek sahip olunmayışı az önce bahsedilen sorunun bir göstergesidir. Gazeteci Murat Bardakçı 06.05.2012 tarihinde Habertürk’ün web sitesinde yayınlanan yazısında Itri ile ilgili “esirciler kethüdalığı” ile ilgili rivayetin gerçeği yansıtmadığını belirterek, konuyla ilgili bugüne değin bir tane bile tarihî belge ortaya konmadığını belirtmiştir. Fakat daha sonra akademide arşivcilik alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Talip Mert, “tarihî bir belgeyi” referans göstererek, Itri’nin bizzat vermiş olduğu dilekçe ile bu göreve tayin edildiğini ve yaşamının sonuna kadar da bu görevi sürdürdüğünü ortaya koymuştur. Tarihsel müzikoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Recep Uslu da Musiki Dergisi’nin web sayfasına 19.09.2017 tarihinde yazdığı yazıda, Talip Mert’in ortaya koymuş olduğu bu tarihî belgeye atıf yaparak onu doğrulamıştır. Elbette tartışılan tweet sahibinin “esir tüccarı” gibi bazı nitelemeleri sansasyon yaratma gayesi taşıyor gibi gözükse de “esirciler kethüdalığı” görevinin kapsamının ne olduğu araştırılıp anlaşılırsa, ortaya çıkacak sonuç bu konudaki tartışmayı bitirecektir. Tartışmanın bu noktasında unutulmaması gereken, Itri’nin bu görevi sürdürürken konumunun ne olduğudur. Özel bir girişimci olarak mı “esir tüccarlığı” yapmaktadır yoksa bir “devlet memuru” olarak esir ve köle piyasasında koordinatörlük mü yapmaktadır? Veya bu iki pozisyon arasında bir fark var mıdır? Itri’nin veya benzer pozisyonlardaki kişilerin Osmanlı Devleti’ndeki özel girişimci bir tüccar sınıfına mensup olup olmadığı meselesi, kaynaklarda Osmanlı Devleti’nin patrimonyal[15] yapısına işaret edilerek ortaya konan veriler göz önüne alınarak irdelenmelidir.

İddiaları ortaya atan kişiler gibi onlara cevap veren kesim de aynı şekilde savunmacı ve reddiyeci bir tavır takınmaktadır. Bu da bize, Itri gibi bir dinî müzik bestecisine ister dinî ister ideolojik sebeplerle olsun bir kutsiyet atfedildiğini ve arka planda bunun aracılığı üzerinden giden bir tartışma vasıtasıyla dinsel alanda bir hegemonya mücadelesi yaşandığını göstermektedir.

Sonuç olarak yukarıda da bahsedildiği üzere mesele yeni bir mesele olmayıp benzer şekillerde daha önce çokça tartışılmıştır. Bu tartışmalar da farklı örnekler ve olgular üzerinden özü itibari ile aynı eksende cereyan etmiştir. Itri’nin bir bestesi ve mesleki kimliğiyle ilgili bir tartışmadan daha çok, bu tartışmanın işaret ettiği bazı noktaların bugün Osmanlı şehir müziği icracıları ve araştırmacıları arasında hala “tabu” olarak nitelendirilen bazı konuları akla getirdiğini belirtmek gerekiyor. Daha dikkat çekici olan ise tartışmaya taraf olanların göstermiş oldukları reflekslerdir. Bu reflekslerin neredeyse tamamı yukarıda bahsi geçen apolojetik tavrın sonucu olan reflekslerdir. Daha iyi ifade etmek gerekirse, iddiaları ortaya atan kişi ya da kişiler gibi onlara cevap veren kesim de aynı şekilde savunmacı ve reddiyeci bir tavır takınmaktadır. Bu da bize, yazıda dile getirilen örnek üzerinden Itri gibi bir dinî müzik bestecisine ister dinî ister ideolojik sebeplerle olsun bir kutsiyet atfedildiğini ve arka planda bunun aracılığı üzerinden giden bir tartışma vasıtasıyla dinsel alanda bir hegemonya mücadelesi yaşandığını göstermektedir.

Kaynakça

Ayas, G. (2017). Bir Kültür Miti Olarak Hüseyin Sadettin Arel’in Türk Müzik Tarihi Anlatısı. 2017 Arel Sempozyumu Bildirileri : Uluslararası Hüseyin Sadettin Arel ve Türk Müziği Sempozyumu (13-14 Aralık 2017). İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.

Bulğen, M. (2015). Klasik Dönem Kelâmında Dakīku’l-Kelâmın Yeri ve Önemi. İSAM İslam Araştırmaları Dergisi, 33, 39-72.

Erol, A. (2018). İslam, Alevilik ve Müzik. Bağlam Yayınları.

Karamustafa, A. T. (2017). Tasavvufun Oluşumu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Ocak, A. Y. (2013). Türkler, Türkiye ve İslam (13. Baskı). İletişim Yayınları.

Sayar, S. (2009). Dinler Tarihçisi Olarak İbn Hazm: Genel Bir Bakış. Milel ve Nihal İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, 6(3), 41-79.

Turan, N. S. (1999). Osmanlı Kültüründe Müziğin Kaynakları. İFMC İktisat Dergisi, 394.

Linkler

islamansiklopedisi.org.tr/bidat

islamansiklopedisi.org.tr/kadizadeliler

www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/740029-adindan-baska-hicbirseyi-bilinmeyen-itri-hakkindaki-ilk-belgeyi-yayinliyorum

www.musikidergisi.com/yazar-275-muzikoloji_ve_cenaze_marsi_ya_da_segah_tekbir….html


[1] Bilindiği kadarıyla sözü edilen bu beste Itri’ye atfedilir fakat Hatip Zakiri Hasan Efendi’ye (ö.1623) ait olduğuna dair görüşler de vardır. Dinî müzik içerisinde hem cami hem de tekke müziği ürünü olarak kabul ve icra edilmektedir.

[2] Cemil Kılıç bu tweetinde müziğin İslami açıdan meşruluğu üzerine bir görüş bildirmemiştir fakat daha önce bazı ilahiyatçılar tarafından bu konuda görüşler ileri sürülmüştür. Bu sebeple tartışılan konu üzerinden genel bir değerlendirme yapılması amaçlanmıştır.

[3] Konuyla ilgili birçok kaynakta bu tabir eksik de olsa Kur’an eksenli bakış açısını ifade eder. Fakat değişik kesimlerin farklı Kur’an yorumlarının bulunması burada temkinli olmayı gerektiriyor. Örnek olması açısından, Kitabi İslam’ın nasıl bir kitabi kapsamı ifade ettiğini net bir şekilde belirtmese de Namık Sinan Turan’ın 1999 yılının Ekim ayında İktisat Dergisi’ne yazmış olduğu Osmanlı Kültüründe Müziğin Kaynakları isimli makalesinde aynı tabir geçmektedir. Ahmet Yaşar Ocak kitabi İslam’ın medrese İslam’ı olduğunu ifade etmektedir (Ocak, 2013, s.61).

[4] Bu çekişmenin ana gündem maddelerinde biri de Sufilerin sema, devran uygulamaları, zikir ve müzik konularıdır (Çavuşoğlu, 2001, TDVİA, Kadızadeliler maddesi).

[5] Çoğunlukla Bizans müziği olarak da ifade edilen Rum-Ortodoks kilise müziğinin Osmanlı şehir müziğiyle en çok benzeştiği nokta, bu müzik kültürünün polifonik olmayışı üzerine olan vurgu ve zaman zaman bu vurgunun ideolojik kaygılarla dışa vurulmasıdır.

[6] 06.05.2020 tarihli telefon görüşmesinden

[7] On dördüncü yüzyıl da olabilir. Tarih yanlış verilmiş olabilir.

[8] Yazılı ve basılı yayınlarda ve sosyal medyada daha görünür oldukları için bu tartışmalar daha çok ilahiyatçıların söylemleri üzerinden yürümektedir. Fakat her ilahiyat formasyonu alan ve kendilerini ilahiyatçı olarak tanımlayan bireyin kesin olarak böyle bir görüşü benimsediğini söylemek doğru olmaz. 

[9] Web üzerinde yapılacak basit bir aramada bu meselenin uzun zamandır tartışıldığı görülecektir.

[10] Dinî müzik ürünlerini sözlü olanlarının anlam içeriği, bağlamı vb. gibi. Kastedilmek istenen resmî İslam ideolojisinin dışına taşan içeriklerdir.

[11] Yine bestesi Itri’ye atfedilen bir salavat olan Salat-ı Ümmiye küresel anlamda popülerleşmiştir (Erol, 2018, s.46). Tekbir bestesinin de benzer bir popülariteyi yakaladığını söylemek yanlış olmaz.

[12] Osmanlı şehir müziği kuramcısı Hüseyin Sadettin Arel Türk Musikisi Kimindir? adlı eserinde değil Bizans müziğinin, Antik Yunan müziğinin bile Türk kaynaklı olduğunu ifade etmektedir (Ayas, 2017, s.67)

[13] “Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemden sonra ortaya çıkan şer’i bir delile dayanmayan inanç, ibadet, fikir ve davranışlar hakkında kullanılan bir terim” (islamansiklopedisi.org.tr/bidat).

[14] Terim daha çok savunmacı anlamıyla bilinmektedir. Kelamda “reddiye ve savunma” anlamlarını kapsayacak şekilde de kullanılmaktadır (Bulğen, 2015, 40), (Sayar, 2009, s.71).

[15] Osmanlı Devleti’nin patrimonyal yapısı ile ilgili Halil İnalcık ve Şerif Mardin’in çalışmalarına bakılabilir.


* MSGSU Etnomüzikoloji ve Folklor Yüksek Lisans Programı 2018-2019 mezunu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s