Blues ve Rock Müziğin En Sevilenlerinden Batu Mutlugil İle Röportaj: 90’lar, Blues, Rock, İstanbul, Mojo ve Canlı Müzikte Piyasa…

Özge Erkan*

Çalgı çalıp, şarkı söyleyen, müzikle iç içe bir aileye mensup olan Batu Mutlugil, 6-7 yaşlarında piyano, keman, ud ve cümbüş ile tanışıyor. Müziğe ilgili bir çocuk olduğu fark edilince kısa bir dönem piyano ve keman dersleri alıyor, ancak 13 yaşında elektro gitara merak duyarak enstrüman değiştiriyor. Mutlugil, École Supérieure de Journalisme de Paris‘de okurken, The Batfreybers, High Society gruplarıyla canlı müzik yapmaya başlıyor. Eğitim, evlilik ve bazı özel nedenler sebebiyle tekstil sektörüne atılıp, canlı müziği bıraksa da Örümcek, Blue Blues Band, Karpuz gruplarıyla sahnelere geri dönüyor. Aynı dönemlerde Mojo Bar’ın işletmesini alan Mutlugil, “Müzisyenin dilinden müzisyen anlar” düşüncesiyle, Mojo’yu İstanbullu müzik severlerin buluşma noktası ve dönemin en iyi müzisyenlerinin çalmak istediği, 90’ların en sevilen mekanlarından biri haline getiriyor. Bugün hâlâ Batu Mutlugil Band ile canlı müzik yapmaya devam ediyor. Ve biz de kendisine soruyoruz: 

“Mojo açıldığı ilk günden itibaren canlı müzik yapan İstanbul rock barları arasında en rağbet gören mekan oldu. Sebebi de o zamanlar Yavuz Çetin, Kerim Çaplı, Sunay Özgür ile kurduğumuz Blue Blues Band’in çalmaya Mojo’da devam edecek olmasıydı.”

Mojo Bar, 90’lar blues ve rock mekanları ve dinleyicileri üzerine sohbet etmek istiyorum. Mojo Bar nasıl ortaya çıktı? Müşteri ve müzisyenler için, diğer mekanlardan farklı olarak yakalamaya çalıştığınız neydi? 

Mojo açıldığı ilk günden itibaren canlı müzik yapan İstanbul rock barları arasında en rağbet gören mekan oldu. Sebebi de o zamanlar Yavuz Çetin, Kerim Çaplı, Sunay Özgür ile kurduğumuz Blue Blues Band’in, Hayal Kahvesi’ni bırakıp Mojo’da devam edecek olmasıydı. Orası ben ortak olmadan önce Next adında berbat bir mekandı. Hayal Kahvesi’nde bir gece çaldığımızda sahneyi kuran çocuk, Kerim’e “Neden kendi zillerini getirmiyorsun?” dediğinde, sinirle kapıya çıkıp “Sonunda bana kendi mekanımı zorla açtıracaksınız!” diye bağırmıştım. Bunu duyan ve sonra ortağı olduğum şahıs yanıma gelerek “Abi erkek adam sözünü unutmaz, al sana mekan.” dediğinde ilk adım atılmıştı. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak müzisyenin kral gibi ağırlandığı, sahnesinde aslanlar gibi eksiksiz malzemeyle çalabileceği ve dinleyicilerin ilk adımlarını attıktan sonra müptelası olacakları bir mekan hep kafamdaydı ve bu düşünceyle Mojo piyasaya çıktı. Rock ve bluesu en iyi icra eden grupları Mojo çatısı altında toplamak kalmıştı… 

O yıllarda İstanbul’da canlı müzik ortamı nasıldı? 

Bu soruyu cevaplamam çok zor. Ben işim ve kendime ait nedenlerden 16 yıl gibi uzun bir süre müzikten ve sahnelerden kendi kararımla uzak durdum. Ta ki Yavuz Çetin ile tanışana dek. Blue Blues Band kurulduğunda da çaldığımız mekanları yeni tanımıştım. Hayal Kahvesi, Kemancı gibi… Benim hitap edeceğim kitle, coverın ne olduğunu az çok bilen, iyi yapılmışını takdir eden ve canlı müzik dışında dj kabininden gelen özenle seçilmiş playlistlerden zevk alan; kavgasız, kargaşasız, özellikle kadınların huzur içinde, yalnız dahi olsalar geldiklerinde rahatsız edilmeyecekleri keyifli, medeni, ev gibi alışılacak bir ortam isteyen kitleydi. Bu nedenle Türkçe parçalardan, disco ve poptan, heavy metalden uzak durmaya karar verdim. Çok kısa zamanda bu gerçekleşmeye başladı. Öyle ki gelen müşterinin yarısından fazlası kadındı. 

90’larda İstanbul’da rock ve blues müziğin etkin olduğu semtler nerelerdi? Kadıköy bunlardan biri miydi? 

Kadıköy o yıllarda rock ve bluesdan ziyade hardrock, metal ve Türkçe rock ile yaşıyordu. Bir iki sokak bu konuda nam salmıştı. Ben Kadıköy de çoook sonraları bir iki kez çaldım. Lakin Anadolu yakasının tüm iyi dinleyicilerini Mojo’ya çekmiştik bile. Ne de olsa ben Erenköylüyüm ve ilk hedeflediğim kitle o civarların kitlesi ve Kadıköylülerdi. 

Ancak Taksim ve civarının nüfus üstünlüğü Beyoğlu’nu merkez yapmıştı. Büyük canlı müzik mekanları Beyoğlu’ndaydı ve birbirilerine çok yakındı. Bu da isteyenin canı çektiğinde, bu mekanlar arası mekik dokumasına izin veriyordu. 

Beyoğlu’ndaki mekanlar gurubunun içinde caz, blues, rock ve Türkçe rock vardı. Zaten bir Hayal Kahvesi, Jazz Stop ve Kemancı vardı rock çalan. Sonra bir iki tane daha eklendi. Mojo sonrası epey Mojo taklitleri çıktı. Örneğin Kemancı Orta kat vs… Ama yine yöneten, sorumluluk taşıyabilecek müzisyenlerden oluşmuyordu sahipleri. Yani bir tarz oturtamıyorlardı. Hayal Kahvesi yine bunların arasında en uzun yaşayanı olmuştu. Nedeni de ilk zamanlarında tarzında tek oluşu, müşterilerin ünlü müzisyenlerden oluşması ve Blue Blues Band’in ilk başlangıcını yaptığı mekan olmasıdır. 

Mojo Bar’ın bu barlardan müzik tarzı olarak farkı varsa neydi? 

İşte en önemli noktaya geldik bence. Mojo bir müzisyen tarafından açıldı ve yönetiliyordu. Seçilmiş grupları topluyordum Mojo’ya. Sırası ile seçimimi etkileyen unsurlar; grubun seçtiği playlist, grup bireylerinin enstrümanlarındaki yetenekleri, grubun soundu, balansı, sahne duruşu ve görsel albenileri. İlk yıldan itibaren tüm gruplar Mojo’da çalmak istiyordu. Bu maalesef zordu ve kimi gruplara nedenleri sıralarken, kalpleri de istemeden kırmak vardı işin zor tarafı. Belirli grupları sürekli çaldırmak da meseleydi. Sık sık yeni repertuarlar isterdim. İşte bu nedenle müzisyenlerin yetileri önemliydi. Bu seçimleri müzisyen olmayan biri yapamazdı. 

“Blue Blues Band’i çok özenerek kurmuştum. Asıl amacım Yavuz Çetin’i hak ettiği mertebeye yaklaştırmaktı. Öyle bir grup olmalıydı ki sahneye çıktığında mükemmel bir performans sergilemeliydi. Bu konuda Yavuz’dan şüphem yoktu. Müthiş bir yetenekti…”

Blue Blues Band’i kurarken, İstanbul’daki diğer canlı müzik gruplarından farklı bir şey yapma ihtiyacı içinde miydiniz ve grubun çalacağı şarkıları seçerken belli bir tarz kaygınız var mıydı? 

Blue Blues Band’i çok özenerek kurmuştum. Asıl amacım yıllardır Bodrum’da ve İstanbul’da tek gitar, toplama müzisyenler, gitar ikililer olarak çalan Yavuz Çetin’i hak ettiği mertebeye yaklaştırmaktı. Öyle bir grup olmalıydı ki sahneye çıktığında mükemmel bir performans sergilemeliydi. Bu konuda Yavuz’dan şüphem yoktu. Müthiş bir yetenekti ve müzik zevkimiz %90 uyuşuyordu: 70’lerin soundu. 

Ama parçaları orijinal çalmamalıydık. Zaten orijinaller plak veya disklerde çalınıyordu. O parçaları içimize çekip bizim parçamız gibi çalmalıydık. Cover benim için buydu. Türkiye’de müzisyenliğin zor olduğunu biliyordum. Önceleri Yavuz’un tanıdığı basçı ve davulcularla çaldık. İyi müzisyenlerdi ama yaşamak için başka gruplarla başka tarzlar çalmak zorundaydılar. Bu benim projemi yavaşlatacaktı ve “bizim” diyebileceğimiz bir basçı aradık, bulduk: Sunay Özgür. Görsel olarak da gruba uyuyordu. Uzun saçlı, uzun boyluydu. Ama davulcu işi epey sürdü ve bu nedenle ilk afişlerimizde yalnız üçümüzün resmi vardı. Ta ki Kerim Çaplı’yı dahil edene kadar. İşte onunla grup uçuşa geçti. Haftanın neredeyse her günü çalıp, benzer grupların çok üstünde kaşeler alıyorduk. Doğaldı… hiç çalışmıyorduk ama içimizdekini çok güzel sunuyorduk. İnsanlar hiç eksik olmazdı konserlerimizde… 

90’larda canlı müzik yapan Blue Blues Band dışındaki blues/rock grupları nelerdi? Onlarla birlikte de sahne aldınız mı? 

Josephine diye bir grup vardı. Solisti Altay Oktar. Onlar bizim çalmadığımız grupların parçalarını icra ederlerdi. Pearl Jam, Stone Temple Pilots, Red Hot Chili Peppers gibi. Mojo kadrosuna aldık grubu. Circus vardı… Onlara “Cumartesi grubu” derdik. Daha yeni yabancı parçaları icra ederlerdi. Talking Heads falan çalarlardı. Melis Danişmend’in grubu vardı: Spitney Beers. Sonra Üçnoktabir oldu grup. Bertuğ Cemil’in Kaos grubu vardı. Ceylan Ertem’in Anima grubu vardı. 

Çok yetenekli ve güzel performanslı gruplardı. Blue Blues Band’in junioru sayılan, Blues Express vardı. Ankaralı bir gruptu. Müthiş blues ve blues-rock çalarlardı. Bu gruplarla konuk olarak karışırdık bazen Mojo’da. Ben kulübe gelince zaten seyirci zorla atardı sahneye ya da sağ olsun çalan grup afişe ederdi. 

Yavuz Çetin’in ve Kerim Çaplı’nın vefatlarından sonra Blues Express’ten basçı Burak Güven, ilk basçıları Caner Üstündağ ve davulcuları Utku Ünal’la sahne aldım. Karpuz diye bir grup kurdum ve isimlerini saydığım bu müzisyenlerin dışında, klavyeye Moğollar grubundan Serhat Ersöz ve saksafona Four In The Pocket’ten Toygun Sözen geldi. Akın Eldes ile de epey sahne aldık. 

“Mojo Bar ve özenle seçilmiş grupları, playlistleri tabii ki blues-rock piyasasını etkiledi. O dönem grup ve müzisyenlerin çalmak için can attığı bir yerdi Mojo. Diğer mekanlar da Mojo’yu örnek almaya çalıştı.”

Yaptığınız müzik ve işlettiğiniz mekan sayesinde bir anlamda İstanbul’da müzik piyasasının ve blues severlerin dinleme listelerini de yönlendirmiş olduğunuzu düşünüyorum. Sizce Mojo Bar’ın ve döneminizdeki rock/blues müzisyenlerin, bu anlamda gözle görülür bir etkisi var mıydı? 

Mojo Bar ve Mojo Bar’ın özenle seçilmiş grupları, playlistleri tabii ki blues-rock piyasasını etkiledi. Mekanın açıldığı günden itibaren, en in yerlerin başına yerleşmesi ile ve özellikle tiyatro, sinema camiasının da mekana müdavim olmaları ile meraklı kitle de gelerek “vaaay” diyebildikleri bir performans görüp bağlandılar. Piyasadaki müzisyenlerin (ünlü-ünsüz) “ashramı” haline geldi Mojo. Diğer mekanlar da Mojo’yu örnek almaya çalıştı. Bazıları en büyük hatayı yaparak taklit etmeye çalıştı. O dönem grup ve müzisyenlerin çalmak için can attığı bir yerdi Mojo. 

O dönemin müzisyenleri, günümüz bluescuları arasında çok saygın, hepimiz sizi seviyor, dinliyor ve saygı duyuyoruz. Diğer müzisyenleri de biraz tanıtmak ister misiniz? Benim bildiğim kadarıyla Vefa Karatay ve Emre Karabulut gibi isimler de dönemin müzisyenlerinden. Bize biraz o günlerdeki, Yavuz’u, Kerim’i, Vefa’yı, Emre’yi ve dahasını anlatır mısınız? Hatıralarınızdan gülerek anımsadığınız neler var? 

Mojo anekdotları sanırım ancak bir kitaba sığar, o da sıkıştırılabilirse. İçimden geldiğinde bunu yapmayı düşüneceğim. Mojo’yu yaşayamamışlık, günümüz gençlerinde sanki ağır bir ıska gibi değerlendiriliyor. Anneler ve babalar anlatabiliyor bazılarına Mojo’yu. Günümüz genç ünlü müzisyenleri o zamanlar belirli gruplara serpilmiş teen müzisyenlerdi. Vefa Karatay, Mojo’da uzun müddet çalan Mojo Blues Band’in basçısı idi. Bugün İstanbul konserlerimde bana bas gitarla eşlik ediyor. Blue Blues Band’in Kemancı’da çaldığı dönemlerde, Acil Servis de Kemancı’da çalardı. Emre Karabulut grubun gitaristi idi. Zamanla çizgisini önce caz müziğe kaydırdı ve daha sonra daha derin ve tasavvufi bir Erkan Oğur sounduna yönelip gruptan da ayrılmıştı. Müthiş bir yetenek. Soner Doğanca da bana tüm konserlerimde eşlik ediyor. Eskiden de şimdiki gibi iyi ve tecrübeli davulcu bulmak hep problem olmuştur. Türkiye’de ve hatta dünyada desem yalan olmaz, sosyo-ekonomik düzen müzisyenleri eğitmenliğe, dershanelere, yüksek sahne kaşesi ödeyen Türkçe popçulara eşliğe itti. Çok gençken alkış yeterli gelse de ekonomik şartların durmak bilmez enflasyon ve yanlış ekonomi politikaları anaforuna sürüklenmesi ile geçim derdi sanat camiasının peşini bırakmadı. Bir şekilde müzik dışı geliri olanlar istedikleri müziği icra etti. Diğerleri de gerekeni hoşlarına gitmese de yapmak zorunda kaldı. Sigara yasağı kulüpleri ağır vurdu. Ardı ardına alkole gelen zamlar, bir de tütün ve alkol reklam yasakları ile promotif firma sponsorlukları kesilince iş kulüp, bar sahiplerinden müzisyenlerine dek çok zorlaştı ve çoğu mekanın ya kapanmasına ya da tarz ve taktik değiştirmesine neden oldu. 

“Ne anlatılsa azdır bu inanılmaz yetenekli müzisyen hakkında. Bir adam düşünün ki gitarı, klavyeyi, bası, davulu ve solistliği aynı ve en yüksek düzeyde icra edebiliyor. Kerim Çaplı bu. Başka örneği yok.”

Gelelim Kerim Çaplı’ya… 

Ne anlatılsa azdır bu inanılmaz yetenekli müzisyen hakkında. Blues filmini seyretmek bir nebze anlatır. Bir adam düşünün ki gitarı, klavyeyi, bası, davulu ve solistliği aynı ve en yüksek düzeyde icra edebiliyor. Kerim bu. Başka örneği yok. Gençken Amerika’da liste başı olan Stop It Baby parçasını yapan ve sonraları Hendrix’in davulcusu olmaya ramak kalan, Monkees grubunun Pisces, Aquarius, Capricorn & Jones Ltd. albümünün tüm enstrüman kayıtlarını tek başına bitiren bu dâhi, memleketine dönüp kelle müzisyenliğinden, MFÖ’de çalmaya, yemek müziği yapmaya kadar her macerayı yaşamıştır. Sonunda buraya sığdıramayacağım tesadüfler sonucu yolumuz kesişmiş ve huzuru benimle Blue Blues Band’de bulmuştu. Ama ne derler, her şeyin bir sonu olacaktır. Sağlık da, hastalık da tüm biz faniler için vardır. “Things of Life” diyerek Batu bu röportajı bitirir ve zıplayıp gitar tellerinin arasında kaybolur. 

Röportajımız biterken, manidar bir şarkı gönderiyor Batu Mutlugil: The Doors’dan The End

* MSGSÜ Etnomüzikoloji Anabilim Dalı öğrencisi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s